Sevgili Dostlar,
Hepinizi en derin sevgi ve saygılarımla selamlayarak sözlerime başlarken üniversite yıllarımda birçok kıymetli Hocamızı dinleme fırsatı bulduğum İzmir Türk Ocakları Konferans Salonunda bugün sizlere hitap etmenin bahtiyarlığını yaşadığımı ifade etmek istiyorum. Davete icabet ederek bu güzel ve nezih ortamın oluşmasına vesile olduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum.
Sevgili Dostlar,
İnşallah bugün “Küresel Kapitalizm Sürecinde Emek Kavramı” konusunda hem akademik olarak teorik boyutta hem de alandan gelmenin verdiği avantajla pratik noktasında konu ile ilgili bilgi birikimimi sizlere aktarmaya gayret edeceğim. Konu aslında çok can yakıcı ve sıkıcı şimdiden göstereceğiniz sabır için teşekkür ediyorum.
Sevgili Dostlar,  
Bugün dünya ekonomik bir krizle boğuşurken ülkemiz de dar bir ekonomik boğazdan geçmektedir. Tüm bu sıkıntıların sebebi insanın doğasına aykırı olarak üretim ve tüketim dengesini gözetmeme üzerine inşa edilmiş vahşi kapitalizm ve onun temsilcisi olan medeniyet tasavvurudur. Tüm bu çıkmazların içinden kurtulmanın yolu ise daha farklı bir ekonomik zihniyetle olaylara yaklaşarak hareket etmek ve buna uygun bir insan tipini eğitim yolu ile yetiştirerek toplumun sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel yaşamıma hakim kılmaktır.
Vahşi kapitalizmin ortaya koyduğu ekonomik anlayışa göre, iktisadın tanımı nedir sorusunun cevabı, “insanın sınırsız ihtiyaçlarının kıt kaynaklarla karşılanabilmesi için çalışma yapan sosyal bir bilimdir” diye verilmektedir. Kapitalist zihniyete göre insanın ihtiyaçlarının sınırsız olarak ilan edilmesi “ihtiras” kavramını gündeme taşımaktadır. İnsanın tahrip edilmiş doğasını “bir vadi dolusu altını olsa gözünü ikinci vadiye diker” diyerek bizleri hatırlatan Resulullah (sav) adeta İhtirasın tatmin edildikçe azgınlaştığını ifade etmektedir. İşte bu şekilde azgınlaşma potansiyeline sahip insan arzularının, hem birey hem de toplum açısından mutluluğu temin için aşkın değerlerle hizaya sokulması gerekmektedir. Yoksa vahşi kapitalizmin yaptığı gibi, bu arzuları meşrulaştırmakla insanların mutluluğu asla temin edilemez. Olsa olsa hırsını bayraklaştıran tüketim çılgını müsrif ve azgın bir toplum meydana getirilir.
İnsanlığın mutluluğu için Hazreti Resulullah’ın (sav)  “mal isteyene kanat yeter. Evet, kanaat eden iktisad eder. İktisad eden bereket bulur”  hadisini merkezi alarak iktisat tanımı yapacak olursak, karşımıza çıkacak ilk terimler “tevekkül, kanaat ve berekettir” 
  Tevekkül, insanın gerçekleşmesini istediği bir arzusu için elinden geleni yaptıktan sonra Allah’a yönelerek işi ona havale etmesidir. Yani insanın tedbir alarak takdiri Allah’a bırakmasına “tevekkül” denir. Neticede ortaya çıkan tabloya razı olmak da Müslüman için önemli bir teslimiyet göstergesidir. Bu şekilde vasıflandırılan bir tevekkül kavramı rızk elde etme noktasında gayret gösterme ve sonuca razı olma aşamasında ki olayları da kuşatır. İnsanın,  Allah’ın kendisine takdir ettiği rızka rıza göstermesine ise “kanaat” denir.
Tabii ki İslam’ın,  insanın rızk elde etme noktasında böyle bir “tevekkül” ve “kanaat” anlayışını destekleyerek “bereket” doğuran sosyal iktisat anlayışı mevcuttur. İslam’ın sosyal iktisat anlayışı üç temel esas üzerine oturur. Bir, israfın haram kılınması; iki, lüks yaşamın tavsiye edilmemesi; üç, Allah yolunda infakın tavsiye ve teşvik edilmesi. İşte bu üç esas üzerine temellendirilmiş toplum yapısında birlik, beraberlik, dayanışma ve yardımlaşma eksik olmayarak, insanların hayatlarını huzurla bereketlendirecektir. Zira böyle bir yaşamda hiçbir zaman “karnı tokken gözü açık insanlar” geneli teşkil etmeyerek, üretimin önemini bilerek, “veren elin alan elden daha üstün olduğunu” idrak eden “bir günü diğer gününe eşit olduğunda ziyandadır” ölçüsünden hareketle daima üreten bir insan tipi,  toplum yaşamına hakim olacaktır.
Tam tersi olduğunda ne olur denirse, maalesef bugün Amerika ve Avrupa’da evde beslenen hayvanların mamasına yıllık 17 milyon dolar harcanırken, dünyada toplam açlık çekenlerin ihtiyaçlarının yıllık 19 milyon dolara karşılanabilecekken sefalet içinde olan insanlara el uzatamayan dünya insanlığı meydana gelir. Suçlu kim derseniz tüm bunları idrak ettiği halde çözüm için ciddi adımlar atamayan insanlar topluluğudur. Ancak bu noktada Türk insanına tarihi bir sorumluluk düştüğü kanaatinde olduğumu ifade etmek istiyorum. Gerçi insanımız bu sorumluluğu yüklenme noktasında gayet gayretli olduğunu dünyada mazlumlara el uzatma noktasında gösterdiği performansla ortaya koymaktadır. Fakat daha fazla gayret içinde olmamız ve daha verimli bir sonuç elde etmek zihni bir değişim geçirmemiz gerektiği de ortadadır.   
Sevgili Dostlar,
Konuyu biraz daha açarsak insanoğlunun maddeyi algılarken hangi “zihin yapısı” ile hareket ettiği, sadece kendisini ilgilendiren değil, çevresini de etkileyen bir mahiyet arz eder. Bu etkinin beklide en bariz hissedildiği alan ekonomidir. Ekonomik sistemlerdeki hastalıklı zihin yapılarının ürettiği,  insandaki aşırı tüketim hırsının ve bencilliğinin önüne geçebilecek biricik güç ahlaki değerlerdir. Yine insanoğlunda bulunması gereken “bireysel sorumluluk” ile “sosyal sorumluluk” arasındaki dengeyi de “ahlaki değerler” sağlar. Zira insanların ekonomik faaliyetlerini ve sosyal hareketlerini yaptıkları kişisel tercihleri ve seçimleri bu değerler tayin eder. Aynı şekilde toplum yaşamındaki mesuliyetlerin aracı olan kurumların etkin bir işlev görmesi de toplumun ahlaki tercihleri ile bağlantılıdır.
Ülkemizin ekonomik işleyişine de hâkim olan kapitalist sistemin kurucu babalarından olan Adam Smith,“ahlakla ekonomi birbirinin zıddıdır” diyerek, ahlakın, bireyin maddi çıkarına zarar verdiğini ve dolayısıyla toplumun ekonomik gelişimine sekte vurduğunu iddia etmiştir. Batı’nın tasavvur ettiği bu hastalıklı anlayışın erdemlerden yoksun “teknik insan” tipini model alan ekonomik anlayışın, ülkemizi getirdiği uçurumun dibi, artık ayan beyan gözler önündedir. Ekonomik kalkınma bakımından maddi boyutta bugün takdiri hak eden ileri bir düzeye gelinmiş olunsa da, artık “iş kazalarında Avrupa birincisi ve dünya üçüncüsü olan bir ülke” konumuna terfi ettiğimiz de ortada olan bir hakikattir. Bu akıbet, üretim yapan insanın sanki bir insan değil de robotmuş gibi algılanmasının bir sonucudur.  
Batı, yaptığı yanlışın farkına ödediği ağır faturalardan sonra vardı. Bugün ahlaki dokunun ekonomide etkin belirleyici unsur olduğu sonucuna ulaştı. Kendi insanının yaşadığı coğrafyalarda, tespit ettiği bu noktaya azami dikkati gösteren politikaları hayata geçirmeye başladı. Biz bugün Batı’nın ulaştığı bu hakikatin çok uzağındayız. Kendi değerlerine sırtını dönerek, Batı’yı geriden takip eden bir ülke olmamız nedeniyle, entelektüel birikimimizin ürünü olan -Nurettin Topçu gibi mütefekkirlerimizin ortaya koyduğu- “etik insan” modelini bilmemize rağmen bir türlü bu modeli esas alarak hareket etme iradesini ortaya koyamıyoruz. Bunun en son somut örneğini asansör kazasında yaşadık. Zira insanın içini sızlatan en acı şeyde asansör kazasında 10 canın yitip gitmesine sebep olan “ahlaktan yoksun üretim anlayışının” cinayetini, “sektörel kaza” diyerek sunan ve bu yolla masumiyetini ifade eden firma sahibinin, gençliğinde Nurettin Topçu’nun sohbet halkasında bulunmuş ve halen o ruh ikliminde olduğunu tahayyül eden bir insan olması. Ne diyelim, durum bu kadar vahim. Bu durum bize gösteriyor ki hem siyasette hem sivil toplumda hem ekonomide kısacası hayatın her alanında, ahlaki değerlerimizi içselleştirmiş fertlerden oluşan bir toplum olma yolunda, daha kat etmemiz gereken çok mesafe var.
Sevgili Dostlar
Tüm ifade edilen cümlelerden ümitsizlik içinde olduğumuz değil, bilakis hedefimizin idrakinde olarak mücadele azmimizin tam olduğu anlaşılsın. Elbet hakkıyla mücadele edersek bir gün Hak’kın hakikati mutlaka tecelli edecektir. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ifadesiyle “Kırılırda bir gün bütün dişliler/ Döner şanlı şanlı çarkımız bizim/ Gökten bir el yaşlı gözleri siler/ Şenlenir evimiz barkımız bizim” diyerek sözlerimi tamamlarken hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum.

 Okunma Sayısı : 240         17 Kasım 2018