Kemal Tahir "Devlet Ana" adlı romanında Söğüt Türklerinin, çevresindeki düşmanlarla mücadele edip, yeni yerler fethederek küçük bir göçebe aşiret beyliği konumundayken bir devlete nasıl dönüştüğünü anlatır.  Müellifin bu eseri yazma amacı, çok büyük bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Devleti’nin zamanla zayıflayıp çökmesinin, Türk Milleti üzerinde yarattığı yenilmişlik ve çaresizlik duygusunu ortadan kaldırmak ve Osmanlı insan tipini gün yüzüne çıkarıp, onun erdemlerini ve devlet kurma kabiliyetini gözler önüne sermektir. Romanda, Osmanlı'nın kuruluşunda ana şefkati ve merhametini yansıtan evlatların, devlet kuruculuğunda rol üstlenmesi ele alınır. Devlet Ana, Osmanlı Devleti’nin kuruluş iradesindeki bakış açısı yansıtmaktadır. Halkına merhametle ve hoşgörüyle yaklaşan, çevresiyle iyi münasebetler içinde olmanın yollarını arayan, yardım isteyene koşan bir "Devlet Ana". 

          Zamanın durmak bilmeyen akışıyla insani değerleri içeren bu ana şefkati ile yoğrularak mayalanan Osmanlı Devleti, güven, hoşgörü ve adalet üzerine tesis ettiği sistemi ile geniş bir coğrafyaya uzunca bir süre hâkim olur. Cihan Devleti Osmanlı, zirvede olmanın verdiği aşırı güvenle, etrafındaki değişimleri bazen önemsemeyerek bazen de takip edemeyerek gerileme sürecine girer ve en nihayetinde yıkılır. Cihan Devleti Osmanlının bakiyesi üzerine ise yeni bir heyecan ve ruhla inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti kurulur ve tarih sahnesindeki yerini alır. 

            Kuruluş felsefesi gayet kavi olan Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne zamanla hâkim olmaya başlayan farklı bir zihniyet ile millet, maalesef ki ana şefkatini içinde barındırmayan kendisini hep komşunun çocuğuyla kıyaslayan bir üvey baba muamelesi ile karşı karşıya kalır. Milleti öteleyen bu zihniyetin ürünü olarak devlet, ana değilde devlet babanın üvey oğulları olan bürokratlar ve aydın eliyle devlet toplum ilişkisi hep tek taraflı olur. Devleti yöneten elitler tarafından millet hep nesne koruma itilip, hiçbir zaman özne olarak algılanmaz. Aydının halka bakışı da bürokrasiyi elinde tutan elitlerden farklı olmaz. Sorumluluk alması gereken devlet olmasına rağmen, maalesef hep vatandaşa ödevler yüklenir. Devlet gücünü tekelinde tutanlar, nesiller arası kültür bütünlüğünü sağlayarak gençlerimizi geleceğe hazırlayacak eğitim politikalarını hayata geçirecek yerde, tam tersi politikalar uygulayarak bizi bizden uzaklaştıran bir insan ve toplum modelini hayata geçirmeye çalışır. Anadolu’nun değerlerini benimseyen halk kitlelerini hakir görerek, Batıya özenip yol almaya çalışan elitler ve aydınlar bir türlü bu hedeflerinde başarılı olamazlar.
 
           Merhum mütefekkir Erol Güngör'ün ifadesiyle "modernistlerin hiç hesap etmedikleri, hatta tam tersini bekledikleri bir değişim olur. Hakir görülen Anadolu insanı ki bu insanlar çocuklarını okuttular ve kendilerinin pek zayıf bir şekilde temsil ettikleri davayı, onların kuvvetli ellerine bırakırlar. Yeni kalkınan ülkelerde yüksek tahsil görenler umumiyetle okumuş yüksek tabakanın çocukları idi ve bunlar hem ailelerinde hem tahsilleri boyunca batılı değerlerle yetişiyorlardı; onların nazarında İslamiyet okumamış halk kitlelerine mahsus, çağdışı bir gelenekten ibaretti. Ülke genelinde tahsil imkânın yayılması ölçüsünde medeniyetin kenarında, uzağında kalmış bu kitlelerin de kendileri gibi bir zihniyete sahip olacaklarını düşünüyorlardı" ama böyle olmadı. Öz değerleriyle kendini yetiştiren Anadolu insanı, yerli bir bakış açısı ve evrensel kriterlerin etrafında gelişen olayları değerlendirmeye başladı. Yine Güngör'ün ifadesiyle "Eski inkılapçıların halkı dışarıdan güderek kalkındırma prensibi yerine, artık halk ile birlikte halkı kurtarma fikri yerleşti." 

               İtilmeye çalışıldığı öğrenilmiş çaresizlik psikolojisine hiçbir zaman kapılmadan verilen çetin mücadeleler esnasında darbelerle, baskılarla ve zulümlerle karşılaşıldı, ağır bedeller ödendi ama yılınmadı ve sonuç alındı; makamlar, mevkiler elde edildi, Anadolu sermayesi büyük imkanlarla buluştu. Fakat tüm bu süreçler neticesinde hiç hesap edilmedik önemli bir sorun ortaya çıktı: "Özde gelişimi temin etmeyen şekli bir medeniyet/dindarlık anlayışı". Bu sorun ahlaki, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatımıza olumsuz tesir etti. Dindar bir yaşamın ahlaki hayata nüfuz edemeyen yapısı, insanlığa barış yerine terör taşıyan zihni yapısı, bireyin şahsiyetini eriten bir faniye veya grubu teslimiyetçi bir biat anlayışı, adil bir üretim ve paylaşım iddiasıyla yola çıkan Anadolu sermayesinin açlık sınırının altında maaşlı işçi çalıştırması ve benzeri durumlar bunların hepsi, bu olumsuzlukların vecihleri olarak toplumda derin izler bırakarak acı acı tezahür etti. 
   
                Şimdi cevaplanması gereken soru şudur: "Karşı karşıya kalınan bu sorunlara teorik olarak çözüm üretip pratiğini de bir yaşam felsefi olarak hayatında tatbik ederek sosyolojik açıdan çözecek ve Osmanlı Devleti’nin Türkiye Devletinin kuruluşundaki ruh iklimini ülkemizde kimler hayata geçirecek". Nurettin Topçu'nun sorusuyla "Acaba yeni yetişen nesil mi bu davayı halledecek?" Bu sorunun cevabı açık ve nettir: Evet, eğer ülkedeki eğitim sistemi, yetişen nesillere müstakil birer birey oldukları idrakini ve kendilerine has değer ve özel alanları olduğu hakikatini veren bir anlayışla tanzim edilirse bu davayı yetişen yeni nesiller halledecektir. Çünkü bu yeni nesil ferdi iç bütünlüğünü sağlam bir düşünce ve duygu temeline dayandırmış, toplum yaşamında dengeli bir duruş ortaya koyabilecek donanıma ve kabiliyete sahip olacaktır.

 Okunma Sayısı : 246         19 Kasım 2018