Saygıdeğer Davetlile
Sevgili Alperenler

Hepinizi en kalbi duygularımla selamlayarak sözlerime başlamak istiyorum. Bugün gönül ve fikir adamı Seyit Ahmet Arvasi Hocamızı anmak için, sizin gibi güzide bir toplulukla, İzmir’de bir araya gelmeyi nasip eden Cenab-ı Hakka hamd, O’nun Resulüne salat ve selam ediyorum. “Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslamiyeti gaye edinen Türk     ar. Yani sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bütünleşmelerden sosyolojik bir zaruret olarak zamanla bir “içtimai ırk” doğar.

Sevgili Davetliler

 İçtimai ırk anlayışı ile vücut bulan bir milletin nesillerini geçmişin hatırası ile kucaklaştırıp, halde birbirine kenetleyip, geleceğe umutla bakmalarını sağlarken kullanılacak en önemli “içtimai bağ”ın dil olduğunu ifade eden Arvasi Hocamız, “Türk dili, çağdaş ihtiyaçlara göre, tahrip edilmeden işlenip geliştirilmelidir” der. Arvasi Hocamız, “Türk içtimai ırkı da tarih içinde kolayca teşekkül etmiş bulunmakta ve gittikçe kuvvetlendirilmelidir. Bu sebebten Türk Milleti, yaşama iradesini kaybetmedikçe, kendi dilini bırakarak yabancı bir dille konuşmak istemez. O ne yabancı dillerin boyunduruğuna girmek ister, ne de dilinin tahrif edilerek içtimai fonksiyonunu yapamaz duruma düşürülmesine müsamaha eder” demektedir.

Sevgili Davetliler

Netice itibari ile içtimai ırk üzerine inşa edilen sosyolojik temelli Türk milliyetçiliği anlayışına sahip olanları, biyolojik ırk üzerine bina edilen edilen “posa ırkçılığı” ile itham etmeyi büyük haksızlık olarak görür. Arvasi Hocamız, Türk Milliyetçiliğini “Allah’ın nizamını yeryüzüne hakim kılmak için, Kur’an ve sünneti kendini metod olarak kabul etmiş bir iman hareketi” şeklinde tanımlar. Arvasi Hocamız, Türk Gençliğinin bu iman hareketi çerçevesinde bir dünya görüşüne sahip olması için ömrünü seferber etmiştir. 

Sevgili Dostlar

Arvasi Hocamız, gençliği “tazelik, enerji ve güzellik” olarak vasıflandırır. Türk Gençliğinin tek vücut haline gelmesinin yolunun “milli tarih, milli kültür, milli Ülkü” ideali etrafında toplanarak sahip olacakları “ruh ve beden” sağlığından geçtiğini ifade eder. 

Sevgili Davetliler

Arvasi Hocamız, gençliğin yetiştirilmesinden sorumlu olan “milli eğitimin fonksiyonlarını” sosyal, kültürel, ekonomik ve politik değerlerimizi ve ham maddemizi, çağdaş ihtiyaçlara göre işleyip geliştirebilecek kadroları hazırlamak olarak tarif eder. Arvasi Hocamız “Eğitim felsefemiz, biyoloji, psikoloji ve sosyoloji ilimlerini temel alınarak yürütülmelidir. Şimdi çağdaş pedagoglar tartışıyorlar! Kimisine göre “terbiyeden maksat güçlü şahsiyetler yetiştirmektir”, kimisi “terbiyeden maksat güçlü bir cemiyet kurmaktır”, kimisi “terbiyeden maksat devleti güçlendirmektir” demektedir. Ne hikmetse üçünü bir arada düşünmüyorlar, bunlardan sadece birine esas alıyor, diğerlerini ya ihmal, ya inkar ediyorlar. Böylece dünyamızı tek yönlü ve tek biçimli “eğitim felsefesi” istila etmeye başlıyor. Nitekim liberalistlere göre “Terbiye; ferdi farklara, ferdi kabiliyetleri, ferdi istek ve temayüllere dayanmadıkça başarılı verimli olamaz”; öte yandan Marksistler ve komünistler “terbiyede cemiyetçi”, faşistler de “terbiye devletçi” olmayı severler. Oysa İslam, ferdi de, cemiyeti de, devleti de “Allah rızasını kavrayan, insanların Allah’tan başkasına kul olmamaya davet eden, en güçlü şahsiyetlerin, en güçlü devletlerin doğmasına kaynak olan bir terbiye sistemini savunur. Kısacası İslam anlayışına göre terbiyeden maksat, büyük bir potansiyele sahip insanı, kendine yaraşır bir biçimde yoğurmak ve yüceltmektir. Tarihi eğitim müktesebatımızda bu anlayışla haraketeden Bağdat, Endülüs ve Anadolu külliyeleri başta olmak üzere uzun yıllar beşeriyete ilim kaynağı olmuşlardır. Buralardan yalnız “din alimleri” ve “mütefekkirleri” değil, büyük “kimyagerler, fizikçiler, matematikçiler, astronomi alimleri, doktorlar, mimarlar ve sanatkarlar da” mezun olmuşlardır. Bu terbiye sistemi ile müminler, hem ruhen hem bedenen geliştirilip yüceltiliyordu. İnsanlar “dünyaperest” yapılmadan dünyaya hakim olmanın yollarını öğreniyorlardı. Yine onlar zengin ve güçlü medeniyetleri kurarken, bütün bunların “Allah’ın nimeti” olduğunu bilerek “israf etmeden”, “adaletten ayrılmadan” hareket ediyorlardı, çalışıyorlardı ve yardımlaşıyorlardı. Mektepte, medresede  ve külliyede, ilim her şeyden önce “nizam-i alem”,  “İlay-i kelimetullah” ve “en güzel surette yaratılmış insanın” yüceltilmesi içinde. İlim ve teknik, insanın insana tahakkümünü kolaylaştırmak için bir vasıta değil, insanları Allah’ın hükümlerine teslim olmaya çağıran “en güzel yoldu“ diyerek tarihi eğitim müktesebatımız hakkında bilgi vererek, böyle bir mahiyette Türk Gençliğinin gelişmesi için “milli devlete” birinci olarak eğitim noktasında büyük görev düştüğünün altını önemle çizmiştir.

Sevgili Dostlar

Arvasi Hocamız, devletin en önemli olarak eğitimin ilk başladığı yer olan aileyi koruması ve muhafazası için özel gayret göstermesi gerektiğini ifade eder. Ailenin görevlerini bir, ruh ve beden sağlığına sahip nesiller yetiştirmek; iki, milli kültürü, milli ülküleri ve milli tarihi genç nesillere aktarmak ve muhtemel kültür emperyalizminin önüne geçmek; üç, çocuklara kabiliyetlerine uygun meşru bir iş ve meslek kazandırmak için devlet ile işbirliği içinde hareket etmek ve son olarak da yetişen nesillere huzur ve sükunet duyacakları güvenli bir yuva olmak diye sıralar. Arvasi Hocamıza göre ailenin sınırları çizilen bu sosyal görevleri yerine getirmesi için devlet her türlü Kanuni desteği sağlamalıdır. 

Sevgili Davetliler 

 Arvasi Hocamızın ailenin temel taşı olan kadının toplum işleyişinde sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayattaki konumu hakkında neler söylediği de önem arz etmektedir. Ancak süremizin kısıtlı olduğunu dikkate alarak uzun bir cümle ile özetlersek, ne kapitalizmin sonucu olan “burjuva veya burjuva özentisi kadın tipi”nin, ne de devletin himaye ve desteğini görmediğinden dolayı “proleterleşen kadın tipinin” Türk aile yapısına uygun düşmediğini, kadının ekonomik bağımsızlık hakkının olduğunu ifade ederek, bir anne olarak güçlü bir eğitimden geçerek “insanın yetiştirilmesine memur” edilmesi gerektiğini belirtir. Arvasi Hocamız bu kapsamda devlete büyük görevler yükler.

Sevgili Davetliler

Arvasi Hocamıza göre, insanlar devletten üç şey istemektedir. Birincisi  “klasik hak ve hürriyetlerin” çok yönlü bir teminat altına alınması, ikincisi, “külfet” ile “nimet” arasında denge kurularak “sosyal adalet” ve “sosyal güvenlik” sağlanması, üçüncüsü, iç ve dış barışı sağlayıcı bir devlet otoritesi. Arvasi Hocamız, bürokrasinin sosyal fonksiyonlar bakımından, cemiyette ve devletin işleyişinde hayli önemli bir yer işgal ettiğini belirterek, devletin çarkı bürokrasinin elindedir. Devlet ve memur kavramları birbirinden ayrılamazlar. Bürokrasi, “millet” ile “idare” arasındaki “blok”dur. Bu açıdan bakınca, “idareciler”, bürokratlar kanalı ile “milletiyle” irtibat kurabilir, “halka” hizmet götürebilir, onların dert ve meselelerine vakıf olabilir” der. Arvasi Hocamız, bu kadar önemli bir misyon yüklenen “memurların, hor ve hakir görüldüğü, refah ve sosyal güvenlikten mahrum kaldığı, terfi ile sicil müessesinin adaletsiz ellerde soysuzlaştırıldığı, ehliyetin yerine partizanlığın, iltimasın ve rüşvetin aldığı cemiyetlerde, bürokrasi küskündür, kırgındır, verimsizdir ve başarısızdır. Bu duruma gelmiş bir bürokrasiyi, korku ile, tehdit ile,  sürgün ile verimli ve başarılı kılmak mümkün değildir” diyerek “memurları, verimli ve başarılı kılmanın başka yolları vardır. Bunun için her şeyden önce, onların ortak dert ve meselelerinini bilmek ve bunlara çözüm getirmek gerekmektedir. Memurlar ne ister? İstekleri ortadadır? Onlar “sosyal refah”, “sosyal güvenlik” ve “sosyal adalet” isterler demektedir.

Sevgili Davetliler

Arvasi Hocamız, günümüz demokrasilerinde bunları istemenin yetmediğini, memurların teşkilatlanarak “demokratik bir baskı grubu” haline gelmesi gerektiğini, bu kapsamda memurların “siyasi otorite ve iktidar” karşısında bağımsız ve her sosyal dilimi teşkil eden kimselerin bütünü toplayan “sendikacılıktan” yana ağırlığını koymaları gerektiğini belirtir. Memurların bu araçla cemiyette “sosyal barış, sosyal adalet ve sosyal dayanışmanın” tesis edilmesi için mücadele etmesinin lüzumu üzerinde durur.             
   
İnsanlık tarihinin üretmiş olduğu iktisadi kurumlar ve kavramlar her ne kadar insanlık tarihinin ortak birikimini ifade etse bile her medeniyet anlayışının varlık duyuşu/bilgi duyuşu/değer duyuşunun farklı olması nedeni ile ortaya çıkan kurum ve yapılarda farklılık arz etmiştir. Bazen de farklı medeniyetlerin ürettiği kurum, yapı ve kavramlar diğer medeniyetlere geçişgenlik sağlamıştır. Burada önemli olan bir medeniyetten diğer bir medeniyete transfer edilen kavramın geçişgenlik yaptığı medeniyete tercüme edilerek içselleştirilmesidir. 
 
Sendika kavramı ve beraberinde ekonomik işlevler ilk olarak Batı toplumda yaşanmış bir sosyolojik tarihtir.  Batı toplumunu tanımlayan ana özellik sınıflı bir toplum yapısına sahip olmasıdır ve sendikada bu toplum yapısının ekonomik ilişkilerinin bir ürünüdür. Türk toplumunun medeniyet tasavvuru, insanların birbirinden bağımsız ve birbiriyle mücadele eden değil, karşılıklı bağımlılık ve yardımlaşma üzerine inşa edilen zihin yapısına dayanmaktadır. Bu nedenle sendika kavramı Batı toplumundan, Türk toplumuna geçerken mahiyet değişikliğine uğratılarak geçişgenliği sağlanmalıdır. Mütefekkir Seyit Ahmet Arvasi Hocamız 1970'li yılların başında "bugün loncalardan sendikalara geçmiş bulunuyoruz. Ancak sendikaların sınıf ve zümre kavgaları içinde bulunduklarına da tanıklık oluyoruz. Bilmem günümüzde toplumlardan imtiyaz koparmaya çalışan ve dar çıkar kaygıları içinde çırpınan sendikacılığın egoizmini yumuşatacak bir espriye  ihtiyaç yok mudur?  Bu konu düşünülürken lonca tecrübesinden yararlanmak mümkün değil midir?"  diyerek sendika kavramının çalışma hayatımızda bir değişime ve dönüşüme tabi tutulmasını kast ederek, dönüşümün dayanacağı zihin yapısı için Türk kültür ve medeniyetinin iktisadi kurumlarına atıf yapmıştır.

 Sevgili Davetliler
İnsanoğlunun maddeyi algılarken hangi zihin yapısı ile hareket ettiği sadece kendisini ilgilendiren değil, çevresini de etkileyen bir mahiyet arz eder.  Bu etkinin belki de en bariz hissedildiği alan ekonomidir. İktisadi sistemlerdeki hastalıklı zihin yapılarının ürettiği insandaki aşırı tüketim hırsının ve bencilliğinin önüne geçebilecek biricik güç ahlaki değerlerdir. Diğer bir ifade ile insanda bulunması gereken "bireysel sorumluluk" ile "sosyal sorumluluk" arasındaki dengeyi kurabilecek güç "ahlaki değerlerde" mevcuttur. Buna dikkat çeken Seyit Ahmet Arvasi Hocamız sendikal işleyişi kastederek "kanunlar mekanik ilişkiler sosyal barışı ve düzeni sağlamaya ve istismarı önlemeye yetmiyor zulmü kafalardan da vicdanlardan da silip çıkaracak bir şuur ve ahlaka muhtaç bulunuyoruz" demektedir.
 
Toplum yaşamını ayakta tutacak olan ahlak ve şuurun çalışma hayatında vücut bulması için sendikalara önemli görevler düştüğünü ifade eden Seyit Ahmet Arvasi Hocamız "sendikalar, eğitim görev yapan birer topluluk olarak kendilerini güçlendirmelidir" demiştir.
 
 Sevgili Davetliler
Emekten aldığı güçle hak arama mücadelesi veren sendikalar, verdikleri bu mücadeleyi "bireysel kimlik" üzerinden sağlam bir temele oturtarak bina etmeli ve mensuplarına bu kapsamda eğitim vermelidir. İnsan hak ve özgürlüklerinin öznesinin birey olduğu göz ardı edilerek, toplumun tamamını kuşatamayan dar grupçuluğa dayanan "kolektif kimlikler" üzerinden temin edilmeye çalışılan hak ve özgürlük arayışlarının, belirli bir süre sonra bireye haksızlık edilen bir sürece doğru evirileceği, günümüzde cereyan eden hadiseler dikkate alındığında acı bir tecrübe olarak ortadadır. Yine üzülerek kolektif kimliğin baskın olarak inşacısı konumunda olan bazı sendika hüviyetinde olan yapıların üyelerinin iradelerini silikleştirerek, teslimiyete dayalı biat kültürü üzerinden varlıklarını inşa edip üyelerini  mağdur ettiklerini görmekteyiz. Hâlbuki Arvasi Hocamızın çerçevesini çizdiği sendika anlayışı hayatın her alanını, tüm milleti kuşatacak bir mahiyete sahiptir, Ona göre “sendika denince akla sadece işçi ve işveren gelmemelidir. Bunlar sendikaya muhtaç iseler de toplumun diğer kesimleri de birer milli sendikaya muhtaçtırlar. Farklı sosyal dilimlerin sendikalar aracılığıyla kültürel, ekonomik, sosyal ve politik hayata ne tarzda etkili olacağı hususu, zaman ve mekânın şartlarına göre ilgililerce tayin edilmelidir. Bütün mesele sosyal ve siyasi hak ve vazifelerin adil ve milli bütünlüğü temin edici dengesini kurabilmededir" yani sendikaların hem tüm milleti kapsayan, hem de milli şuurla hareket etmesi gereken yapılar olduğunun altını önemle çizmiştir.

Saygıdeğer Davetliler
Sevgili Alperenler 

Arvasi Hocamız aynı zamanda bir şairdir ve bir de şiir kitabı vardır. Ben konuşmama Arvasi Hocamızın lise yıllarında yazdığı bir şiirde geçen ve onun vefat edinceye dair ruh iklimini ifade eden bir dörtlüğü ile son vermek istiyorum, “Ne gam, varsın dizlerim koşa koşa yorulsun, Saadetin, davanın, gerçek aşkın peşinde…. Boş hayaller kül olup rüzgarlarda savrulsun, Yaban gülleri gibi solsun çöl güneşinde.” Hepimizi Allah’a emanet ederek, saygı ve sevgi ile selamlıyorum. 




 Okunma Sayısı : 204         16 Ocak 2019