Saygıdeğer Davetliler
Sevgili Gençler
Kıymetli Basın Mensupları

Akçakuzu Eğitim Kültür ve Sanat Derneğimizin bir sosyal sorumluluk gereği düzenlemiş olduğu ve şahsımı konuşmacı olarak davet ettiği AHİLİK konulu seminere hoş geldiniz. Bugün bu nezih ortamda Türk İslam medeniyetinde önemli bir yere sahip olan Ahilik teşkilatı hakkında günümüze de atıflar yapacağımız faydalı bir sunum yapmaya gayret edeceğim. 

Sevgili Davetiler

Anadolu, tarihin her döneminde dünya ölçeğindeki jeopolitik konumunu koruyarak en köklü ve kadim medeniyetleri beşiklik etmiştir. Cihana hükmetmek isteyen devletlerin, Akdeniz ile Karadeniz’e kıyısı olan ve boğazlarla irtibatlarını sağlayan, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan, Ortadoğu’ya komşu olan Anadolu’ya sahip olma arzusu hiçbir zaman gündemlerinden düşmemiş ve hep hayallerini süslemiştir. 
Anadolu, jeopolitik konumunun yanında yer altı ve yer üstü zenginlikleri sebebi ile tarihe derin izler bırakan bir iskan ve şehirleşme sürecine sahne olmuştur. Her yönden kıymete değer bir toprak parçası olan Anadolu, 11. Yüzyıldan itibaren “Türkiye” adını almıştır. Türklerin, Anadolu’ya yerleşmesi düzenli bir mahiyette ceryan etmiş, asla mevcudu “imha” üzerine değil planlı bir “iskan” anlayışı ile gerçekleşmiştir. Türkler, Anadolu’ya “adalete” dayanan “düşünce ve vicdan hürriyetini” baskılanmayan bir anlayışla yerleşmişlerdir. Türkler, Anadolu’ya, insanı insanın yurdu olarak gören zihniyet ile ayak bastıklarından dolayı, orada yaşayan mevcut halklarda sorunlarının çözümünü bu yeni anlayışla inşa edilen Türk-İslam medeniyeti anlayışında bulmuştur. Zira Türk-İslam medeniyet anlayışı, ayak bastığı yerleri“işgal” değil “inşa” zihniyetine dayandığı için, taş üstünde taş koymayarak mekanları “harap”etmekten ziyade, taş üstüne taş koyarak mevcuda daha da  “abad” eden bir bakış açısına sahip olmuştur.
Anadolu yurt edinilerek Türk-İslam medeniyeti inşa edilirken, büyük imtihanlar verilmiştir. Bu çetin imtihanlardan başarıyla çıkılması kahramanların sergilediği maddi ve manevi fedakarlıklarla olmuştur. Hanefi, Maturidi ve Yesevi ahlakı ile “Alperenlik” ruhunu kuşanan “Gaziyan-i Rum, Ahiyan-i Rum, Abdalan-i Rum ve Bacıyan-i Rum” bu kahramanların mensup olduğu teşkilatların genel adıdır. Bu süreçte oluşan tüm kurum ve müesseseler Anadolu topraklarını sarıp sarmalarken “adalet” temelinde Türk-İslam medeniyeti inşa edilmiş ve bu sağlam temellendirmeyle Türkler, yüzyıllar boyu Anadolu’yu da aşan topraklar üzerinde hadim/hükümran olmuştur.

Sevgili Dostlar

Kitleler halinde Anadolu’ya göç ederek yerleşen Türkler, farklı kültürlerle karşılaştıkları yeni yurtlarında gelişen yeni hayat şartlarında değişik bakış açıları geliştirmişlerdir.Selçuklu dönemine denk düşen süreçte, bu bakış açılarını üç grupta toplayabiliriz. Birincisi, Devleti yönetenlerin, Anadolu’ya göç eden Türkler arasında İslamın kök salması aşamasında şamani inancın etkisinde kalmamaları için Türk tarihine ve geleneklerine çok seviyeli durmaları; ikincisi, bu anlayışın tam tersi olarak bazı grupların ağırlıklı bir mahiyette eski geleneklere ve şamani inançlara bağlı olmaları ve bu nedenle merkezi otorite ile çatışmaları; üçüncüsü, İslâm inancı ile Türk geleneklerin İslama uygun yönlerini kaynaştırarak, Anadolu’da yeni bir hayat tarzı oluşturma gayretleri. İşte Ahilik ilk iki grubun ifrat ve tefrit noktasındaki tavırlarından uzak, üçüncü bir grup olarak yerleşik hayata geçmeye çalışan Türkmenleri birleştiren ve kaynaştıran bir düşünce sistemidir. Bu düşünce sisteminin merkezinde dünyada ve ahirette mutlu olması için insana hizmeti esas alan bir hayat felsefesi vardır.Ahi birliklerinin amacı, toplum içinde varlığın rahatlığı ile yokluk sıkıntısını çekenleri, emek sahibi ile sermaye sahiplerini, üretici ile tüketicileri bir ideal etrafında toplayarak, millet ve devlet kaynaşmasını sağlamaktır. Bu kapsamda Ahiliğin, daha sonra detayına gireceğimiz sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi işlevleri vardır. Düşünce sistemlerini açıklamada vazgeçilemeyecek yöntemlerden biri de, sistem ile kurucularının hayatları ve şahsiyetlerini ilişkilendirmektir. Ahilik düşüncesinin oluşturulmasına ve geliştirilmesine katkı sağlayan çok sayıda insan vardır. Ben şimdi sadece ahiliğin kurucusu olarak bilinen Ahi Evren'in hayatı, şahsiyeti ve fikirlerini kısaca açıklama yapacağım.


Sevgili Dostlar


Ahi Evren'in asıl adı ŞeyhNasîrü'd-DinEbü'l-Hayık Mahmud b. Ahmed el-Hoyi olarak bilinmektedir. Bu bilgiden yola çıkarak onun memleketinin Azerbaycan'ın Hoy kasabası olduğunu sonucuna varmaktayız ve gerekmenakıb-nâmelerde, gerek Ahi Fütüvvet-name ve şecere-nâmelerinde adı Ahi Evren olarak geçmektedir. Kendisine Ahi Evren adının niçin verildiği hususunda çok çeşitli menkıbeler olmasına rağmen, asıl nedenlerden birinin, onun bir yönüyle de tıpçı olması sebebiyle yaptığı ilmi çalışmalarda yılandan ilaç imal etmek için faydalanmak yoluna gitmek istemesidir. Diğer bir nedeninde onun debbah yani derici olması sebebiyle yılan derisinden kemer yaptığıdır. Bu sebeplerden hangisi olursun olsun sonuçta mecburen yılan uğraşmak veya beslemek zorunda kaldığından dolayı kendisine Ahi Evren denilmiştir. Çünkü "Evren"in yılan (ejder) manasına geldiği rivayet edilmektedir.

Ahi Evren lakabı ile meşhur olan Şeyh Nasir'ud-Din Mahmut el Hoyi'nin çocukluğu ve ilk tahsil devresi memleketi olan Azerbaycan'da geçtikten sonra, Horasan'a giderek Fahr'ud-DinRazi'nin tedris halkasına katılır ve ondan feyz alır. Fahr'ud-Din Razi’nin büyük kelam âlimi olması, Ahi Evren’in tedris halkasında Şer'i ilimleri tahsil ettiğini ortaya koymaktadır, ilk tasavvufi terbiyesini Horasan ve Maveraunnehir'de Yesevi dervişlerin¬den alır. Daha sonra Hac seyahati için memleketinden ayrıldığı ve bu seyahat esnasında Şeyh Evhad'ud-Din Kirman ile tanıştığı ve ona murid olduğu bilinmektedir.

Ahi Evren, şeyhi olan Evhad'ud-Din Kirmani kızı Fatma ile evlenerek aynı zamanda damadı olmuştur. Ahi Evren kayınpederi ve şeyhi olan Kirmani ile beraber Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah tarafından Anadolu'ya gönderilmiştir. Anadolu'ya gelen Ahi Evren ilk önce Kayseri'ye yerleşmiş ve burada bir debbağlık atölyesi kurmuş, Şeyhi ile beraber Anadolu'nun şehir, kasaba ve köylerini dolaşarak Ahilik anlayışının yayılmasına ve
teşkilatlanmasına öncülük etmiştir. Aynı zaman da şunuda belirmeliyiz ki, hocasıEvhadeddinKirmani'nin kızı Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınlar Birliği) örgütünün de kurucusu olan Fatma Bacı (Kadın - Kadıncık Ana diye de tanınır) ile evlenen Ahi Evren, Bacıyan-ı Rum Teşkilatını desteklerken, Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahiler Birliği) Teşkilatı'nın da büyümesi ve gelişmesi için çaba sarf etmiştir.

Dünyada kurulan ilk kadınlar teşkilatı olan Anadolu Kadınlar Birliği, Ahilerin Kadınlar Kolu olarak öksüz ve kimsesiz genç kızları himayesine alıp, onların eğitimlerini, evlenmelerini, yaşlı kadınların bakımları gibi her türlü sosyal problemlerine de yardımcı olmayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Ana ilkesi "işine, aşına, eşine sahip ol" sözü olan Bacıyan-ı Rumlar, Ahi Zaviyelerine gelen misafirlere de (yemek hazırlama, zaviyeyi temizleme gibi) hizmetlerde bulunmuşladır.


Sevgili Davetiler 


Ahi Evren, devrin Selçuklu sultanı l.Alaud-Din Keykubat tarafından sevilmiş ve sultana yakın olmuştur. Bu devirde tarikat pirlerinin, siyasi faaliyetlere iştirak ettikleri, hatta bazen sultanların üzerlerindeki nüfuzlarının hissedildiği bilinen bir gerçektir.1.Alaadin-Din Keykubat'tın zehirlenerek öldürülmesi üzerine tahta geçen 2.Gıyas'ud-Din ile arası iyi gitmeyen Ahi Evren tutuklanmış, beş sene tutuklu kaldıktan sonra   II. İzz'ud-Din Keykavus tahta geçmesi üzereni serbest bırakılarak Denizliye yerleşmesine izin verilmiştir. Ve daha sonra Konya'ya tekrar dönmüştür. Fakat Mevlevilerin Moğolları destekleyen tavırları yüzünden huzursuzluklar baş göstermeye başlamış, neticede Şems-i Tebrizi'nin, Ahiler tarafından öldürülmesiyle başlayan olaylar neticesinde Ahi Evren, Hz. Mevlana'ın oğlu Ala'ud-Din ile birlikte Kırşehir'e giderek oraya yerleşmiştir.
II. İzz'ud-Din Keykavus ile N. Rukn'ud-Din Kılıçaslan arasında cereyan eden saltanat kavgası ve Moğolların Kılıçaslan'ı desteklemesi sonucu, Kılıçaslan tahta oturmuş, bunun üzerine II. İzz'ud-Din Keykavus'u tutan Ahi ve Türkmen ileri gelenleri tekrar katliama tabi tutulmuşlardır. Bu arada Kırşehir Emirliğine Nur'ud-Din Caca tayin edilmiştir. Kırşehir'de ikamet etmekte olan Ahi Evren ve diğer büyükler, bu tayine karşı çıkmış ve ayaklanmışlardır. Ankara, Aksaray, Çankırı, Kastamonu ve Uc'larda isyanlar başlamış ve en büyük isyan ve direniş Kırşehir'de olmuştur. Kırşehir üzerine asker sevk edilmiş ve isyan edenler kılıçtan geçirilmiştir. Bu isyanda Ahi Evren ve Mevlana'nın oğlu Ala'ud-Din Çelebi de muhtemelen öldürülmüşlerdir. 1261 yılına rastlayan bu hadise ile Ahi Evren'in hayatı son bulmuştur.

Sevgili Davetliler 

Ahi Evren olarak meşhur olan Şeyh Nasir'ud-Din Mahmut el-Hoyi, daha önce de belirttiğimiz gibi ilk terbiyesini Yesevi tarikatının yaygın bir şekilde bulunduğu Azerbaycan'da almış ve daha sonra ünlü İslamâlimiFahr'ud-DinRazi'nin tedris halkasına katılarak ondan ders almıştır. Kayınpederi ile birlikte fütüvvet anlayı¬şını Anadolu'da yaymak için Abbasi Halifesi Nasır'ın elçiliğini de deruhte etmiştir. Buradan hareketle Ahi Evren'in fikriyatının oluşmasında etkin rol oynayan faktörler şu şekilde sıralanabilir:
- Yesevi Tarikatı
- Fahr'ud-DinRazi'nin tedris halkası
- Kayınpederi Evhad'ud-Din Kirmani
- Fütüvvet anlayışı
Ahi Evren'in hayat tarzını etkileyen bu teorik faktörler ve bu etkiyle olu¬şan, kendisini pir kabul edenleri derinden tesir altına alan fikirleri ve fikirlerinin Anadolu'da pratiğe dönüşümleri Ahiliğin anlaşılmasında önemli yer tutar. Bu fikirler pratiği dönüşümleri ise iki kısımda incelenebilir:
-Sanatkârlık,
- Cihat Mefkuresi.
Ahi Evren'e göre Ahiliğe girenlerin bir sanata sahip olmaları gerekir, çünkü Ahi helal kazanmakla mükelleftir. Helal kazanmanın yolu kişinin kendi emeği ile geçinebileceği bir mesleğe sahip olmasından geçer. Ayrıca, zengin olan başkasına daha çok hizmet edebilir. Ahi Evren'e göre, Ahi olan aynı zamanda cihat mefkuresine de sahip olmalıdır.


Sevgili Davetliler


Ahi Evren iki ana başlık altında toplanabilen fikirlerini Anadolu'da, Ahmet Yesevi gibi, halkın anlayacağı bir lisanla anlatmış ve yaymıştır. Esasında o eser yazacak kadar âlimdir. Ancak, Ahi Evren pratik hayata ağırlık vermiştir. Onun bu yaklaşımı, fikirlerinin Anadolu'da çabuk yayılmasına sebep olmuştur. Ahi Evren, müritlerine Kur'an ve Sünnet doğrultusunda fikirler telkin etmiştir.
Gerek inanç sistemlerinde gerekse halk, hikâyelerinde ve destanlarında görülen evrensel tiplere tarihin her döneminde rastlamak mümkündür. Bu açıdan dolayı Türk düşünce sisteminin meydana getirdiği bu kültürel gruplaşmalarda Alp ve Veli tiplerine Ahi Evren'in kazandırdığı yeni boyut ve derinliği çok iyi anlayıp yorumlamamız gerektiğini unutmamalıyız. Yukarıda da belirtildiği gibi Ahi Evren'in hayat felsefesinde bir cihat yapmanın yanında bir sanat sahibi olmada önemli bir yer tutmaktadır. Buda bize göstermektedir ki Ahi Evren tiplemesi alperenliğin kapsamını daha da genişletmektedir. Zira Alp-eren özellikleri yanında, Ahi Evran'ın şahsiyetiyle bütünleştirilen diğer bir kavram ise sanatkârcılıktır. Bu husus alp-eren tipine ekonomik boyut kazandırılması açısından büyük önem taşımaktadır.


Sevgili Davetliler


Alp-eren tipinin fonksiyonları ülke savunması, dinin yaygınlaştırılması, siyasi mücadele ve uhrevi hayat olarak sıralanabilir. Bu tiplemede ekonomik hayatın pek yeri yoktur. Ahi Evran ise alp-erenliğe ekonomik boyut ta kazandırarak, dünyevi ve uhrevi hayatı bütünlük içerisinde temsil etmektedir. Kısaca, Ahi Evran'ın şahsiyetindeki üç temel motifin;
.Alplik,
. Erenlik
.Sanatkârlık olduğu görülmektedir.

Sevgili Davetiler

Ahi Evren’in şahsiyetindeki "sanatkârlık" motifinin her türlü ekonomik faaliyeti kapsayacak biçimde yorumlanması gerekir. Böylece alp-eren özellikleri taşımanın yanında ferdin av ve ganimet dışındaki ekonomik faaliyetlere önem vermesi özendirilmektedir. Bu açıdan devletinin de himayesinde olmasından dolayı Ahi Birliklerine mensup sanatkârlar ve esnaflar, ekonomik açıdan problemsiz bir dönem yaşamışlardır. Ahi Evren'e yaptığı ekonomik uygulamalardan dolayı bugünkü ifadesi ile Büyük Türk ekonomisti de diyebiliriz.

Sevgili Davetiler

Ahi Evran Letatif-i Hikmet ismiyle özellikle devlet idarecilerine hitaben kaleme aldığı eserinde iktisadi hayatın teşkilatlandırılması gerekliliğini, bu ge¬rekliliğin nedenlerini ve nasıl bir organizasyona gidilmesi gerektiğini şöyle anlatmaktadır: "Bilmiş ol ki Allah insanı uygar yarattı. Bu şu anlama gelir; Allah insanoğlunu öyle yarattı ki, insanlar birçok şeye muhtaç olsunlar ve ihtiyaç duysunlar. Örneğin yiyecek, içecek, giyecek ve yatacak şeylere.
Ve hiç kimse bunları tek başına karşılayamaz (üretemez). Bu ihtiyaçları karşılamak için çok büyük bir kitle çalışmalı, ta ki herkes gerekli eşyaların bir cüzünü yapsın (üretsin).
Bazıları sanayi ve tarımla uğraşsın. Bazıları da sanayi ve tarım aletlerini yapsınlar (iş bölümü yapsınlar). Bu aletleri başkaları yapsın ki (iş bölümü olsun ki) insanlara gerekli olan bütün aletler yapılabilsin.
Demek oluyor ki çeşitli sanat kollarında çalışan insanlara ihtiyaç vardır. O halde insanlar bir meslek edinmeli, bir işte birleşmeli (aynı işte çalışanlar mesleki guruplar oluşturmalı) ve çalışmalı ki insanların ihtiyaçları görülmüş olsun İnsanların uygar yaratılmaları işte budur. İnsanlar (çalışanlar) gruplaştığı zaman (mesleki birlikler kurduklarında) bu durum gruplar arasında düşmanlık ve çatışmalara (yıkıcı rekabete) sebep olur. Çünkü her bir grup kendi ihtiyacını talep eder. Birinin elinde olan şeye bir baş¬kasının ihtiyacı olabilir. Ve herkes kendi talebine göre, elinde olan da, olan şeye karşılık ister.
Bu talepler karşılanabilir. Bazen de buna imkân olmaz. Bu yüzden insanlar arasında bir kanun olması gerekir ki bu kanun insanların çatışmalarını önlesin.
Bu kanun şer'i olmalıdır. Bu olumsuzluklarla karşılaşmamaları için insanların bu kanuna uymaları gerekir. Böylece çatışmalar gruplar arasında ortadan kalkar. Ta ki biri istediğini elde edebilsin. Aralarında bir çatışma çıktığı zaman bu kanuna başvurulup çatışma ortadan kalksın. Bu nedenle Allah'ın hikmeti öyle öngördü ki; İnsanlara peygamberler gönderilsin. Allah'ın buyruklarını insanlar arasında açıklasınlar. İnsanlara ibadet zamanlarını, alış veriş şeklini göstersinler, sevapların ecrini ve günahların cezasını açıklasınlar. İşte bu, peygamberlerin insanlara gönderiliş sebebidir." Aynı zamanda debbağ esnafından olan ve debbağ esnaflarınca pir kabul edilen Ahi Evren, yukarıya aldığımız satırlarında açıkça, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için iktisadi faaliyetlerin düzenlenmesi gerektiğini, nedenleriyle birlikte açıklıyordu.
Mesleki birliklerin kurulması ve iktisadı hayatın organizasyonu için uygun hukukun İslam hukukundan yararlanarak oluşturulması gerektiğini anlatan Ahi Evren, bu iktisadi faaliyetler için de özellikle o zamanın sanayisini oluşturan esnaf ve sanatkârların esnaf birlikleri halinde teşkilatlanmalarını öngörüyordu.


Sevgili Dostlar 


Ahi Evren'in teşkilatçılığının kendi felsefi anlayışından zuhur ettiğini belirtmekle beraber, meydana getirdiği yapının oluşumunda beslendiği kaynakların olduğunu da ifade etmeliyiz. Bu kaynaklardan iki tanesi üzerinde durmak istiyorum: Tasavvuf ve Melamet.

İslam dünyasında Hicri III. asır başlarında doğup gelişen tasavvuf, V. (XI). asırdan itibaren de çeşitli tarikatlar (tasavvuf ekoller) halinde daha yaygın bir şekil aldı. Tarikatlar, bir şeyhin liderliğinde, müritlerin oluşturduğu bir teşkilat niteliğindedir. Ahi Evren de felsefi yönü ağır bas-makla beraber tasavvufa bağlılığı da vardır. Bu yolda Türkmen bir Şeyh olan Evhadü'd-Din-i Kirmani'ye mensup olduğunu belirtmiştik. İşte Ahi Evren'in teşkilatını kurmada bu kurumdan da yararlandığı görülmektedir. Bunu kısaca şöyle izah edebiliriz: Ahimiz, tarikatlardaki şeyh, halife, mürit ve muhibler arasındaki ilgiyi iş yerlerine uygulayarak bu iş ocaklarında çalışan usta, kalfa, çırak, yamak arasındaki ilgi ve münasebeti tarikatlardaki esasa göre düzenlemiştir. Keza işyerlerinde çalışan çeşitli derecelerdeki işçilerin terbiyesi, eğitim ve öğretimlerini de bir tarikat usul ve disiplini şeklinde düzenlemiştir, işyerlerindeki işçileri dini ve ahlaki yönden eğitmek için basitten mürekkebe doğru bir tertip içinde halk tipi eserler yazmıştır. "Ağaz u Encam", "Menahic-i Seyfi" ve "Metli'u'l-İman" adlarındaki eserleri böyle bir tertiple ve bu maksatla kaleme alınmıştır. Hemen her eserinde özellikle adları anılan halk tipi eserinde, devrinin genel anlayışına uyarak tasavvuf yoluna girmenin zorunlu olduğunu ve bu yolda bir şeyhe bağlanmanın şart olduğunu ısrarla savunmaktadır. Bu bakımdan şüphe yok ki, Ahi Evren iş yerlerindeki işçileri tarikat anlayışı ve terbiyesi içinde yetiştiriyordu.

Çok yönlü bir fikir adamı olan Ahi Evren'in fikir hayatında en önemli ve en büyük yeri, Melamilik işgal etmektedir. Eserlerinde adının anmayışının sebebi de bu melâmet anlayışındaki iyilik, üstün meziyet ve kabiliyetlerini insanlardan gizli tutma, "teveccuh-i nas"dan sakınma düşün¬cesinden kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan Gelibolulu Ali, Ahi Evren'den bahsederken "İnsanlardan gizli yaşamış olduğunu tespit ettiğini" bildirirken bu gerçeğin farkına varmış olduğunu görmekteyiz. Muhtemelen Ali Efendi, Ahi Evren'in bazı eserlerinin bulunduğunu tespit etmiş ve bu eserleri inceledikten sonra böyle bir kanaate varmıştır.
Ahi Evren'in Şeyhi, Evhadü'd-Din-i Kirmani'nin meşrebinin en belirgin yanı melâmet yolunda sivrilmiş olmasıdır. Menakıpnamesinde onun bu meşrebiyle ilgili pek çok hikâye (menkıbe) anlatılmaktadır.
Melâmet bir inanış tarzı ve bu inanış tarzına dayalı olan ahlak kuralları ve yaşayış stilidir. Ahi Evren'in tasavvuf meşrebinde melâmet yolunu tutmuş olması haliyle, Ahi Teşkilatı'nın iş ve sanat ahlakının büyük ölçüde Melâmiliğe dayandığında şüphe yoktur. Bu bakımdan Melâmet ne demektir, kısaca belirtelim:
Melâmet felsefesinde kişinin iyi ve güzel davranışları Allah'ın eseri, kötü ve çirkin davranışları da nefislerinin eseri olduğuna inanılır. Çünkü Allah kötülük dilemez. İyilikse Allah'ın dileğidir. Bu bakımdan Melamiler yaptıkları iyilikleri, hayırlı ve güzel işleri gizlerler. Güzel davranışları açığa vurmak, onlara sahip çıkmak, kendini beğendirmek, sevdirmek, menfaat edinmek gibi duygulardan kaynaklanır. Oysa İnsan güzel dav¬ranışlarının sahibi değildir. Onların gerçek sahibi Allah'dır. Onlara sahip çıkmak Allah'ın hakkına müdahale ve hatta Allah'ın hakkını gasp etmek demektir. Buna karşılık kötü davranışlarını da gizlemeye gerek görmezler. Çünkü kötülüklerin sahibi insanın kendisidir. Bu yüzden kendisinin olan şeye sahip çıkmakta sakınca görmezler. Üstelik iyi davranışlara sahip çıkmak sahtekârlık olacağı gibi, kötü davranışların gizlenmesi de riyakârlık olacağına inanırlar. Bu bakımdan Melâmet
felsefesi kısaca "İnsanın iyiliklerini gizlemesi, kötülüklerini açığa vurması" diye tarif edilir. Nefsin yerilmesi, kınanması, hakir tutulması esasına dayanır. Melâmet kelime olarak da yermek anlamına gelir. Böylece nefsi (benlik) kınamaya, yermeye çalışılır. Ahilik ülküsündeki kendini topluma adama ve topluma hizmet aşkı, karşılık beklemeksizin yolcuya, düşküne, muhtaca yardım elini uzatma, yedirme, içirme, barındırma v.s. Melâmet felsefesinin prensiplerinden alınmıştır. Bu durum Ahiliğin prensiplerinin Melamilikten geldiğini açık olarak göstermektedir.

Neticede şuna diyebilir ki Ahi Evren, kendi hayat tecrübesiyle elde ettiği birikimini zamanın şartlarını iyi bir şekilde organize ederek geliştirdiği Ahilik teşkilatıyla Anadolu'nun Türkleşmesine ve İslamlaşmasına çok büyük katkıda bulunmuş bir şahsiyettir.


Sevgili Davetliler

Ahi Evran bir teşkilatın amacını gerçekleştirebilmesini ancak çok işlevli olmasından mümkün olabileceğini düşünmüş ve ahiliği bu şekilde teşkilatlandırmıştır.
 1-Ahilik teşkilatının önemli işlevlerinden birisi mensuplarının ve toplumun tüm katmanları arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sağlayan sosyal işlevdir. Bu işlev o kadar ileri boyuttadır ki, toplumun bütünlüğü için gerekli olan “biz” duygusunun gelişimini sağlar buradan hareketle Ahiliğin ahlaki prensipleri ferdiyetçi değil, ferdin toplum içinde varlığını ve şahsiyetini koruyabileceği şekilde bütüncüdür.
2-Ahilik teşkilatının bir diğer fonksiyonu siyasidir. Yönetimde bulunanlar güçlerini muhafaza ve itibarlarını devam ettirebilmelerinin yolunun sivil toplum örgütleriyle iyi geçinmeden geçtiğini bilmekteydiler. Zira sivil toplum örgütleri halkın kendisiydi. Halksız yönetim olamayacağına göre yöneticilerin bu teşkilatlarla işbirliği halinde olması gerekiyordu. Bu anlayış sivil toplum örgütlerine siyasi işlev kazandırmıştır. Zaten Osmanlı Devletinin kuruluşundaki rolleri de Ahilerin siyasi güç ve işlevi sahip oluşlarının başka bir delilidir.
3-Ahilik teşkilatının bir diğer işlevi askeridir. Bu işlev esasında siyasi işlev ile yakından ilgilidir. Şöyle ki; devletin yükünü hafifletmek ve bulundukları yerlerde emniyet ve asayişi temin etmek amacıyla askeri alana ilgi duydukları söylenebilir, fakat oluşturdukları birlikler ordu kuvveti olmayıp mahalli muhafaza kuvvetidir.
4-Ahilik teşkilatının bir diğer işleve de Anadolu'nun İslamlaşmasına yönelik yaptığı faaliyetlerdir. Ahilik teşkilatının bu işlevi sayesinde toplum katmanları arasında ahlaki değerlerin yaygınlaşmasının öncüsü olmuştur.
5-Ahilik teşkilatının en önemli işlevlerinden biriside şüphesiz ki kültür aktarımıdır. Toplumların devamlılığını kültür birliği sağlar. Ahilik teşkilatı kültürel değerleri nesilden nesile aktararak toplumun devamlılığına katkı sağlamıştır.
Bu işlev aynı zamanda Ahilerin toplum katmanlarının tamamında kabul edilebilir kültüre sahip aydın ve itibarlı şahsiyetler olarak görülmelerine imkân sağladığı söylenebilir.
Sevgili Dostlar
Ahilik teşkilatı mensuplarını her yerde eğitmeyi hedeflemiştir. Bir bedestenin(iş hanının) şu kitabesi davranış kalıplarının her yerde nasıl ahilere kazandırılmaya çalışıldığının bir delilidir.
“Sevgi göster herkese ha!
Selamdan kaçınma sakın, insanları ayırma ha!
Herkese adil ver hakkın, niyetin iyi olsun ha!
Her şeyin gerçeğini söyle, hayırdan ayrılma ha!
Eser kalsın sen gidersen, iyi belle unutma ha!
Önce hizmet sonra sensin.”
Ahilik teşkilatı, amacı doğrultusunda mensuplarını eğitmiş ve onları toplum içinde meslek sahibi, itibarlı ve etkili şahsiyetler haline dönüştürmüştür.

Sevgili Dostlar

Ahiliğin, fütüvvetçiliğin ilkelerine göre işleyen ahlaki yapısının, Anadolu’daki Müslüman-Türk esnafının hayat anlayışına uygun olması teşkilatın esnaf arasında son derece hızlı gelişmesini sağlamıştır. 

Ahilik, başlangıç döneminde esnafa yönelik bir teşkilat olmasına rağmen zamanla toplumun tüm kesimlerini içine alan şehir, kasaba ve köylere kadar inerek topluma nüfuz eden bir sosyal teşkilat haline gelmiştir. 

Ahilik, yapılandığı yerleşim yerinin büyüklüğüne göre kimi zaman her sanat kolu için ayrı birlikler kimi zaman ise birbirine yakın meslekleri birleştirerek birlikler kimi zaman ise tüm meslek kollarını ve üye olan tüm ahileri içine alan birlikler kurmuştur. Ahi birlikleri arasındaki koordinasyonu en yetkili organ Büyük Meclis sağlardı. Büyük Meclis imparatorluk döneminde Kırşehir’de bulunan Ahi Evren Zaviyesine bağlı idi. Bütün birlikler burada bulunan bütün mesleklerin piri kabul edilen Ahi Evren’in halifesi olan Ahi Baba’ya bağlıydı. 

Ahi Baba’ya bağlı olan Esnaf Başkanları kendi birliğine bağlı üyeleri bir baba merhameti ile koruyan ve kollayan mesleki, sosyal ahlaki ve dini lider konumundaydı. Bir aile sıcaklığı ortamının oluşmasına sebebiyet veren bu ilişki ağı Ahi birliklerinin yönetim yapısının meydana gelişinin temel hareket noktasıdır.  Ahilik müessesinde “İktisadi Teşkilatlanma” şu şekildedir: Esnaf Başkanı, esnafın sorunlarını tespit etme ve çözme; birliği bağlı mülklerin sevk ile idaresini sağlamak ve  çalışanlarının maaşlarını ödemek; esnafın hem mesleki hem hususi yaşamını takip etmek; çırak, kalfa ve ustalık törenlerini tertip etmek; İdari Kurul toplantısına iştirak etmek ve esnafı toplantıya davet etmek gibi bir dizi önemli görevleri vardır. 

İdari Kurulun üyeleri şunlardan oluşurdu: 

 Esnaf Kethüdası kurulun birinci üyesi idi. Esnafın genel eğitiminden sorumluydu. Toplantılar o katılmadan yapılamazdı.

Yiğitbaşı kurulun ikinci üyesi idi. Esnafın yetiştirilmesi bu kapsamda esnaf arasındaki rütbelerin tayini, ustaların peştamal kuşatmaları, disiplin cezalarının tespiti ve uygulanması, esnafa hammadde dağıtılması, ayrıca disiplin konuları ve uygulamasında esnaf başkanına yardım etmekle görevliydi. 

İşçibaşı kurulun üçüncü üyesi idi. Üretimin kalite ve kontrolü gibi teknik konular ve bozuk mamüllerin imhasıyla sağlayarak üretimde standartı temin ile görevliydi.

Kurulun son iki üyesi “Ehli Hıbre” adını alırdı. Esnaflar arasında ve esnafla idare arasındaki doğabilecek anlaşmazlıklar için hakemlik yapmaktı.

İdari kurul her ayın birinci ve üçüncü günü esnaf başkanın başkanlığında toplanırdı. Esnaf şeyhi öncelikle esnafın durumunu anlatır ve geçmiş toplantıda alınan kararların akibetine bakılır gerek görülen hususlar görüşmeye açılırdı.

İdari kurulların üzerinde Kahyalar Meclisi vardır. Büyük Kurul Toplantısı yapılırdı. Her ayın son Cuma günü yapılan bu toplantıya esnaf mütevellileri katılırdı. Hükümetin esnaf hakkındaki aldığı karaları incelemek, esnaf adına hükümete görüş bildirmek ile İdare heyetlerin toplantılarını takip etmek ve heyetin bildirdiği hususları görüşerek tasdik ve reddetmek görevlerinden en önemlileridir. 


Kadılar doğrudan doğruya Ahi birliklerinin yönetim hiyerarşisinde olmamakla birlikte genel yönetimin bir parçası olarak Ahi birliklerini ilgilendiren hukuki bir otoritedir. Müntesiplerde aynı şekilde Ahilerin esnaf olarak icraatleri ile ilgilenen ve mülki yönetimin içinde yer alan bir mevkidir. İkisi de denetim görevini yerine getirmektedir.

Anadolu’nun Selçuklu Devleti zamanında İslamlaşması-Türkleşmesi yolunda ve Osmanlı Devletinin sağlam temeller üzerine inşa edilmesinde Ahilik birinci derecede etkin olmuş ve medeniyet tarihimizdeki yerini almıştır. 

Sevgili Davetliler

İnsanların bireyselleşerek, üretmeden tüketme kültürü hastalığına yakalanarak modern zamanın girdabına düştüğü şu günlerde, aslında insanımızın silkelenerek ayağı kalkması için gerekli reçetenin özü, Ahilik teşkilatının felsefesinde yatmaktadır. Döneminde iktisadi, kültürel, eğitim,  sosyal ve siyasi bir çok işlevi olan Ahiliğin dayandığı felsefe incelenerek, günümüz şartlarına uygun olarak güncellenmeli ve hayata geçirilmelidir.Zira Ahilik teşkilatı, özelikle mesleki ve ahlaki eğitim, üretim ve tüketim kültürü, girişimci ve aktif bir gençlik yetiştirme boyutu ile günümüzde örnek alınabilecek özgün bir model olma hüviyetine sahiptir. 
Ahilik anlayışı insanı maddi ve manevi yönü ile bir bütün olarak ele almıştır. Bu bakış açısı nedeni ile Ahiler,  istihdam ettikleri çırak ve kalfaları emekleri sömürülecek bir meta değil, ileriye yönelik meslek sahibi yapılacak birer insan olarak görmüşlerdir. Ebeveynler, çocuğunu işyerinde ustaya teslim ederken, kendilerini güven içinde hissetmiştir. Ustalar, bu güveni suistimal etmeden, bir baba-oğul şefkatiyle bu emanetleri teslim almışlardır.Çocukların, meslek edindirilmesindeki bu yol ve yordamdan ötürü“yol atası soy atasından önce gelir” ölçüsü toplum yapısına hakim olmuştur.Askerden dönen kalfanın öz anne babasından önce ustasına uğrayarak, onun elini öptükten sonra kendi evinin yolunu tutar hale gelmesi, bu ölçünün sosyal hayata yansımasıdır.Bu perspektif ustanın kendine teslim edilen çırağı, iyi yetiştirebilmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamasına sebebiyet vermiştir.
Ahilik geleneğinde iş yerinde çalışmaya başlayan çırağa“yol arkadaşı” verilirdi. Yol arkadaşı, çırağın karşılaştığı sıkıntıları aşması ve meslekte yol alması için ağabeylik yapardı.Bu anlayış, bugün işyerlerinde kariyer için birbirini rakip gören ve ezen işyeri çalışanlarının zihniyetinden çok uzak bir aile yuvası sıcaklığını temin etmekteydi.  Ahilik anlayışı çerçevesinde usta-çırak ilişkisinde iş başında eğitim veren usta, çırağın sadece mesleki eğitiminden değil aynı zamanda ahlaki ve dini gelişiminden de mesuldü. İşyerinde mesleki eğitim, zaviyelerde ise ahlaki ve dini eğitime tabi tutulan çırak, bu yolla ilim ve irfan noktasında önemli mesafeler kat etmekteydi. Usta, çırağın işlediği tüm fiillerinden birinci derecede sorumluydu. Yani usta sadece bir işveren değil adeta bir baba rolündeydi. Bir usta ile çırağı birbirinden ayırmak mümkün değildi. Menfaate dayanmayan bu ilişki anlayışında önemli olan sadakat idi. Bütün bildiklerini çırağına aktarma gayreti içinde olan ustanın, menfaati değil sadakati ön plana alarak yaptığı bu özveri, aile ilişkisi temeline dayandırmadan açıklanamaz.Yani Ahilik anlayışında, iş ve iş yerine dayalı sadakat, bireysel menfaatlerin önüne geçmiştir ki, bu aile ortamının iş yerinde içselleştirmesi ile sağlanmıştır.  Bu çerçevede bir usta çırağına iş verir, yapmasını ister ve neticede kat etmesi gereken yolun alındığına kanaat getirirse merasimle kalfalığa terfi ettirirdi. Bu metotla verilen eğitim usta oluncaya kadar devam ederdi.Diğer bir ifade ile meslek sahibi olmaya çırak olarak yol atası ve arkadaşı edinerek başlayan fert, yol sahibi olarak kalfalığa, oradan da icazet alarak ustalığa terfi ederdi.Tüm bu süreçlerde meslek ahlakı en önemli konuydu. Meslek sahibi olma idealine giden seyri sulukta, yol atası ustaya olan sadakat ve işini yaparken gösterdiği doğruluk mesleki ahlakın dayandığı temeldi.

Sevgili Davetliler

Günümüzde işveren işçi ilişkisinde güven duygusu neredeyse sıfırı tüketmiştir.Tarihi köklerimize inildiğinde bu güven duygusunu Ahilik anlayışının nasıl tesis ettiğini net bir şekilde ortadadır. Bir, işyerini bir aile yuvası ortamına çevirmek. İki, kul hakkına riayet. Üç, helal kazanç anlayışının hakim kılınması ki bu bakış açısı işveren için mala hak etmediği halde fazla fiyat istememek, üretiminin ana unsuru olan işcinin emeğini işverenin sömürmemesi şeklinde yansımıştır. Dört, işçinin ise alın teri akıtarak üretmek ve karşılığında ücretini hak etmek olarak açıklanabilir. Diğer bir anlatımla dürüst çalışmak, üretim kapasitesini artırmak, komşu esnafların ve sanatkar erbabının hakkına riayet etmek önemli ölçülerdi. 
Günümüz ticaret anlayışının temelini oluşturan ana unsurlardan biri de rekabettir. Rekabet anlayışı maalesef ki bugün firmaların birbirinden hem üretimin ana unsuru nitelikli insan gücünü transfer etme hem de müşterileri hile ile kendine çekme stratejisi üzerine bina edilmektedir. Ancak ahilik anlayışında firmalar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı esas olmakla beraber rekabet kaliteli üretim yapma noktasında kıyasıya mevcuttu. Üretimin her aşamasında “sosyal adalet” duygusu ön planda tutularak “sosyal huzur” sağlanmaktaydı. Ahiliğin en önemli işlevlerinden biri de üretime durumuna göre sınırlandırma getirme, standart oluşturma, kaliteyi arttırma ve ücret belirleme olmuştur. Ahilik müessesi, kaliteli üretmeyen ancak pahalı satanlara karşı her zaman tüketici korunmaya çalışılmıştır. Kaliteli mal üretmek ve uygun şartlarda müşteriye ulaştırmak üretim ahlakının temel dayanağıydı. Ahilik teşkilatı, mesleki kontrolün teminatını, dini değerlerin içselleştirilmesi olarak görmüş, ancak doğabilecek zaafiyetlere de esnaf nizamnameleri ve narh defterleri ile tedbir almaya çalışmıştır.  Aynı zamanda Ahilik teşkilatı çalışma hayatı içinde önceden aktif iken emekli, malül ve sakat konumuna düşen mensuplarını da unutmamış, kurmuş olduğu esnaf sandığından onlara yardım etmiştir. Onlara sahip çıkmayı mesleki ahlakın bir gereği olarak, mesleki eğitimin çerçevesi içine dahil etmiştir. 
Her esnaf zümresi yönetim giderleri ile aralarında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak üzere bir sandık kurmuştur. Kurulan sandık yönetimi olan mütevelli idari heyeti karşI gelir ve giderlerinden dolayı sorumluydu. Sandık, atlas kese, yeşil kese, örme kese Kırmızı kese, beyaz kese, siyah kese olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı. 

Sevgili Dostlar

Bugün ekonomik dar boğazla mücadele eden ülkemizde üretim ve tüketim dengesini kuracak, israftan ve tembellikten uzak bir ekonomik ahlakın yeniden ihyası ve inşası için Ahiliğin beslendiği ölçüler net olarak ortadadır. Yapılması gereken Ahilik anlayışının temel dinamiklerinin beslendiği ana noktaları tespit ederek yeni bir ekonomik ahlakın tesis edilmesidir.
Modern zamanda üretim tüketim dengesini kurmak ve korumak noktasında en fazla ahlaka ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak dinden beslenen değerlere ön yargı ile yaklaşan modern insan, bu ihtiyacı karşılayabilecek başka bir kaynakta üretememiştir. Ekonomik alanda yaşanan sıkıntılar ve krizler bunun en büyük kanıtıdır. Din ölçü koyar, ahlak bunu yaşama çevirir ve hukuk yazılı hale getirerek denetler. İşte Ahilik müessesi, kendi döneminde bu üç hususu kendinde birleştirerek sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel hayatı organize etmiştir. Ahilik, ahlaki eğitimi için zaviyeleri kullanarak bir eğitim ve kültür çevresi oluşturmuştur. Orduların gelişinden önce kurulan zaviyeler hem askerlere lojistik destek sağlamış hem de iş yerlerinde mesleki eğitimlerini alan gençlere ahlaki eğitimin verildiği şehir, kasaba ve köylere inşa edilen mekanlar olmuştur. Ahi zaviyeleri adalet, güven ve hoşgörüye dayalı bir medeniyetin inşasını yapacak kadroların yetiştirildiği bir eğitim ve öğretim çevresi işlevini görmüştür. Ahilik müessesi mesleki eğitimi iş yerinde, ahlaki eğitimi zaviyelerde genel çerçevede verirken, sohbet meclisleri ve zikir meclislerini de eğitim ve öğretim faaliyetlerinin bir alanı olarak değerlendirmişlerdir. Yani Ahilik, ham olan toy fertlerin pişmesi ve kamil bir şahsiyet haline gelmesi için, o günün şartlarına uygun her vasıtayı imkan dâhilinde seferber etmiştir. 

Sayın Davetliler

 Ahilik müessesi bir kurum olarak tarihteki saygın yerini almıştır. Ancak bugün ekonomik dar boğazla mücadele eden ülkemizde, üretim ve tüketim dengesini kuracak, israftan ve tembellikten uzak bir ekonomik ahlakın yeniden ihyası ve inşası için, Ahiliğin beslendiği ölçüler net olarak ortadadır. Yapılması gereken Ahilik anlayışının temel dinamiklerinin beslendiği ana noktaları tespit ederek yeniden harekete geçmektir. 









 Okunma Sayısı : 399         16 Ocak 2019